20 Temmuz 2017 Perşembe

Gitme, seviyorum...

Eşref Kolçak yıllardır Kumla'da yaşar, kendi gençliğinden beri belki de, yazın giderdik yine var yazlığımız orada da pek gitmiyoruz, neyse orda Harun Kolçak'ı görürdüm tombik uzun saçlıydı ^^ sesine de hayatlarına da hayranım, özellikle Eşref bey o yakışıklılıkla ufacık ve fiziken pek denk olmayan karısıyla o kışın terk edilen sahilde nasıl mutluydu ve huzuru seçmişlerdi, markete bile birlikte giderlerdi eski bi chevrolet i vardı (babamın da vardı mavi)
Murat Soydan ve ailesi falan da ziyarete gelirlerdi, ne varsa eskilerde var, aşk, bağlılık, huzur..bir çiçekle bir ömür. neler geldi aklıma bi şarkıyla.. 
demiştim..henüz birkaç ay önce..Tam da aşağıdaki şarkıyla.
Hayatımda aklımdan ve kalbimden hiç çıkmayacak bir sohbetin başlangıcında.
Küçük cümleler vardır bam telinize dokunur ya da basit bir cümlenin ardı öyle bir gelir ki içinize işler. Hayat bu güzel an lardan oluşur ve bunların yitirilmesinden.
Twitterı ilk kullanmaya başladığımda ilk takip ettiklerimdendi sesine, şarkılarına ve insanlığına hayran olduğum, o dönem çok popüler olan twitterda kimseyi kırmayan, hayranlarını cevapsız bırakmayan, her aksam zaman ayıran ve mütevaziliğiyle hayran bırakan güzel insanın daha da yapacak çok şeyi vardı, nasıl içime bir taş oturdu bu gece anlatmak için kelime bulamıyorum.
Hayat bir kelebeğin ömründen de kısa, ayrılık ve özlem için fazla acımasız ve ne zaman olursa olsun zamansız ölüm😔
Huzurla ışıklarla uyu..
Bugün bu şarkı, neyse devamına gerek bile yok..
Adı gibi; ağlattı beni..

Sanma ki ben bilmiyorum oyunun kurallarını 
Ama tercih etmiyorum, denedim hiç tat almadım 
Olana kadar ,bekliyorum...
Gururdan sevgi ölür mü? yağmursuz çiçek büyür mü?
Bir kaç cümle son bir bakış 
Bilinmez maceralara gidiyorsun Canevimden .. 
 Ağlat beni, sana da bu yakışır..

17 Temmuz 2017 Pazartesi

Sana, beni asla tanımamış olan sana..

Kitap alıyordum az önce, yeni yakın gözlüklerimi teslim almadan önce sağlam bir kitap alışverişi yaptım evde bekleyen bir sürü okunmamış kitabıma rağmen. Bu ara izlenmemiş dizilerime, filmlerime, okunmamış kitaplarıma gün doğdu çünkü. Kendimi meşgul etmeliyim bol bol. Ama zaten aklımda olanları, not aldıklarımı sipariş ederken açıklamalarını okumayı ihmal etmem.
Şu ana kadar hiçbir kitabı bu kadar kendime yakın hissetmemiştim, o yüzden sabırsızlıkla bekliyor olacağım gelmesini. "Canım bu benim zaten yaptığım bişey kitabı mı varmış?" havasına girsem de sizden önce her söz söylenmiştir bu dünyada zaten değil mi? Özellikle sevgiye dair olanlar..

Stefan Zweig Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu (Brief einer Unbekannten)
adlı uzun öyküsünü 1920'li yılların ilk yarısında kaleme aldı.
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu'nun kadın kahramanını sadece uzun bir mektubun yazarı olarak tanıyoruz.
Kadının hayatı boyunca sevmiş olduğu erkek için kaleme aldığı bu mektubun "gönderen"inin adı yoktur. 
Mektubun başında tek bir hitap vardır:
"Sana, beni asla tanımamış olan sana". 
Kadın büyük tutkusunu hep bir "bilinmeyen" olarak, yani tek başına yaşamaya razıdır, bu aşk öyküsünde "taraflar" değil, sadece tek bir "taraf" vardır. 

Bundan böyle bu başlık altında mektuplarımı paylaşırsam şaşırmayın yani.
Şimdi bunu almışken bir diğer adını duyduğum kitabını da almazsam olmaz, kaldı ki bana birini anımsattı..elbette ki.
Dilerim sen de okursun. Beni okuduğun gibi:)
Olağanüstü Bir Gece, seçkin bir burjuva olarak rahat ve tasasız varoluşunu sürdürürken,
giderek duyarsızlaşan bir adamın hayatındaki dönüştürücü deneyimin hikâyesidir.
Sıradan bir Pazar gününü at yarışlarında geçirirken, belki de ilk kez burjuva ahlakından saparak "suç" işler. Böylece yeniden "hissetmeye" başladığını, kötücül ve ateşli hazları olan gerçek bir insan olduğunu fark eder. İçindeki haz dolu esrime, aynı günün akşamında onu gece âleminin son atıklarının arasına, "hayatın en dibindeki lağımlara" sürükleyecek,
varış noktası ise ruhani bir uyanış olacaktır..

Bazen, daha önce soğuk bir yerde de uyanmış olsan , yeniden yaşatabilir bunu hayat?

16 Temmuz 2017 Pazar

Hala Masmavi!?

Herkesin bir hikayesi var mutlaka. Bitmeyen bir kitap gibi yaşam sona erene kadar yazılan ve bir sonraki sayfada ne olacağını bilmediğimiz.
Hayatta her şey bizim için. Yaşamak ve yaşadığını anlatmayı istemek insana ait. Kendine saklamak da aynı şekilde bir tercih. Çünkü kelimelerin de kifayetsiz kaldığı bir nokta var orada ne kadar çok anlatsan o kadar anlaşılmaz oluyosun. Ne kadar dinlesen. O kadar anlayamayabiliyosun gönül seslerini duyamıyorsan ki sessizliğin de bir çığlığı var..onu duymaksa ayrı meziyet.
Mesuliyetlerin, kendi iradenle seçimler yapmaya başladığında başlıyor. Ondan öncesi sana ait değil dolayısıyla sahiplenmek manasız olur. Ama sonrasında da esir oluyorsun bazen kontrol sende değilmiş gibi. Ki olmayabiliyor en kötüsü de bu mahkumiyet işte..Peki neden?
Ne kadarını anlatmak istiyorsam o kadarını anlatırım.
Ne kadarını anlamak istiyorsan o kadarını anlarsın.
Azdan çoğu anlamaksa sadece tecrübeli insanların meziyeti.
Kaldı ki bazen onlar bile düşünemiyor, anlayamıyor. Hayatı elimden geldiği kadar dramlaştırmadım.
Kendime acındırmadım veya acımadım aciz biçimde. Bırak yazarken, yaşarken de yapmadım bunu.
En acımasız önce kendime davrandım ve hep bahaneler ürettim başkaları adına.
Affetmezsem yaşayamazdım. Ummadığım şeyler yaşadım. Ummadığım zamanlarda en kötüsü ve ummadığım kişilerden.
Sonra anladım ki yaşam hep bu 'umma' ve 'umut etme'hali. Eğer bekliyor da olsan aynısını hissedebilecegini deneyimledim. Çünkü bunun bile ardinda umut var..
Elindeki duygunun miktarını arttırmak da azaltmak ta tamamen insanın elinde. İçindeki duyguyu ne kadar büyütürsen o kadar yıkıcı olabiliyor evet.
Ama bazıları o kadar büyük ki kendiliğinden bunu da küçültmek makul boyuta indirmek zaten yıkımın ta kendisi.Çünkü bazı duygular olduğu gibi kalmaya mahkum.
Ben nasıl hissettiğimi ya da dayandığımi aktarabilirim sadece. Kelime kelime yazarak aktarmayı seçmedim. Çoğunlukla alt metinden verdiğimi sert alıp ya da yumuşatıp önüne düşüren ve alıp götüren oldu..tam olması olanaksız gördüm ki.

İnsanların yaptıkları veya kayda değer yaşanmışlıkları azsa inanın bana hergün, her an, her alanda başına gelenleri, hatta başkalarını yaşadıklarını acımasızca, empatiden fersah fersah uzak, bire bin katarak detaylıca büyüterek anlatır. O yüzden şu hayatta en çok sessizleri, en çok gerektiği kadarını gerektiği anda konuşan insanı dinlemeyi severim. Bunun için çoğu zaman yazar bir yere yollamam hapsederim. Sabrederim.
Buna biraz dikkat edin çevremizde ne dediğimi çok daha iyi anlayacaksınız.
Neden ben değil, 'iyi ki ben!' demeyi öğrendiğiniz an nefes almaya başlıyorsunuz.. hayat hala kısa ve lakin kuşlar hala uçuyor ve deniz, gece, gökyüzü hala masmavi..

Bu sabah 6'da uyandım ve bazen uykuya kaçmanın derin sıkıntısından çıkmanın yolunu sabahın erken saatlerinde balkonda kuş sesleri,bir kahve eşliğinde o serinlikte telefonumda önceden yazılmış bir yazıyı ,minik bir de alıntı cümleyi kendimce tamamlamakta buldum, kendi kendine konuşmak bazen çıldırtıcı kulaklarınızı da kapatsanız kurtulamıyosunuz, işte ben bir süredir bu haldeyim.
Alacakaranlık.

8 Temmuz 2017 Cumartesi

Hepsi Bu..

“Kendimi haklı görüyor değilim; ama kendimi savunuyor da değilim –hele yargılamayı hiç beceremiyorum, kendimi de dünyayı da…–Dünya ne ise oydu; ben de ne isem o oldum –uyuşamadık. 
Hepsi bu”

7 Temmuz 2017 Cuma

Levlâ gözünde yaşlarla VAZGEÇTİ...

Yasın Beş Evresi olduğundan bahsedilir..
Elisabeth Kübler-Ross 1926 tarihinde İsviçre’de doğan ve 2004 yılında ABD’de gözlerini yuman bir psikiyatrist. Bilinen en meşhur çalışması Five Stages of Grief (üzüntünün beş aşaması) olarak bilinen çalışma. Bu çalışmaya göre, insanlar kendilerini ölüme yaklaştıran veya travma yaratabilecek etkide olan herhangi bir haber aldıklarında 5 aşamadan geçiyorlar.
Kübler-ross modelindeki evrelerin her zaman sırasıyla gerçekleşmesi gerekmez, bazı evreler tekarlanabilir ya da hiç yaşanmayabilir.Her insan her evrede farklı sürelerde kalsa da genelde evrelerin sırası pek değişmez. Peki nedir bu evreler?
1. İnkar (Denial) 2. Kızgınlık (Anger) 3. Pazarlık (Bargaining) 4. Depresyon (Depression) 5. Kabullenme (Acceptance)

1.İnkar İnkar aşamasında genellikle olay veya durum yok sayılır, başa gelmiş kabul edilmez, bir yanlışlık olduğu düşünülür..
Hasta önce inkar eder, asla kabullenmez, kendine yakıştıramaz, hemen başka bir doktora gider. kesin yanlış tanı konmuştur diye (bir de doktor çok kesin konuşmadıysa) doktor doktor dolaşır.

2. Öfke Kızgınlık aşaması, inkar aşamasında devreye sokulmayan sorgulamaların devreye girmesi ile başlar, üst üste gelen sorgulamalar neticesinde öfke duyguları vücudu ele geçirir. En bilinen soru “neden ben” sorusudur.
Tanı konmuştur ve hasta artık her şeye kızgındır. "neden o kadar insan varken bu hastalık beni buldu!", "ilk gittiğim doktor neden antibiyotik verip beni yolladı, neden anlamadı bende ne olduğunu!" gibi..

3. Pazarlık aşaması durumu kabul edilebilir seviyeye indirmek veya çıkarmak için girilen bir safhadır. Bu aşamada “madem olmuş, bari şöyle yapayım da durum biraz olsun iyiye döner”,
“olan olmuş ama bir çıkış yolu belki var” tarzı düşünceler ve eylemler insana eşlik eder. ilk sinirli günler geçer ve hasta Allah'la veya kendiyle pazarlık yapmaya başlar.
"şu hastalıktan bi kurtulayım söz veriyorum bir çocuk okutacağım", "şu hastalıktan bi kurtulayım artık kimseye kötü davranmayacağım, kumar oynamayacağım vs."

 4. Depresyon Pazarlık aşamasının tamamlanmasıyla birlikte etkisi oldukça uzun sürebilen Depresyon aşaması başlar. Bu aşamada bütün durumun idrakına varılmıştır, bundan ötürü büyük bir mutsuzluk hakim olmaya başlar. Hayattan soyutlanma, hiçbir şey yapmak istememe, kayıtsızlık hali gibi belirtiler görülür. ve bunalımlı günler, içe kapanma, hayata küsme, normalde yapılan günlük aktivitelerin zevk vermemesi, ölümden korkma...bu evreden çıkma nispeten zordur, çevrenin etkisi çok önemlidir. (psikiyatrik destek gerekebilir)

 5. Kabullenme  En son aşama da Kabullenme aşamasıdır. Durumun hazmedilmesi ve hayatın normal akışına dönmesi durumu gerçekleşir.
Ve artık her şeyi kabullenir, hayata daha pozitif bakmaya başlar. Kalan günleri daha verimli kullanmayı planlar. bütün bu evrelerin hızlı geçilmesi hastanın lehinedir.

Levla´nın Hikayesi´ albümünde Model baştan sona ilginç bir öykü anlatıyor.
Öykü iki bölümden oluşuyor.
Beş şarkılık ilk bölümde, Levlâ´nın sevgilisi tarafından terkedilişi ve yasın 5 evresi var.
İkinci 5 şarkılık bölümde ise; Levlâ´nın spesifik olarak bu ilişkinin aşk acısıyla olan öyküsü bitiyor ve kendiyle hesaplaşması, mutluluğu başka insanlarda ve başka ilişkilerde aradığını fark edişi, bundan kurtuluşu ve en sonunda mutlu olmak için başkalarına ihtiyaç duyan tarafını öldürüşü anlatılıyor...

 

Türkçeye "üzüntünün beş aşaması" şeklinde çevrildiği gibi, bahsinin geçtiği kitabın ilgili bölümünde "5 stages of recieving catastrophic news" yani "'kötü haber almanın beş aşaması" başlığında irdelenir. bu aşamalardan sonra ise "grief work" diye adlandırılan konsept devreye girer ki bu da 
4 aşamadır 
ve türkçe de gözyaşı manasına gelen "tear" kelimesinin harfleri ile örneklenir. 
To accept the reality of the loss / kaybetme gerçeğini kabul etme
Experience the pain of the loss / kaybetme acısının deneyimi
Adjust to the new environment without the lost object / kaybettiğin objesiz yeni çevreye uyum
Reinvest in the new reality / yeni gerçeklerde yeni yatırımlar

Kaynaklar:2-3 kaynağın birleştirilmesinden oluşturdum bu postu, eksşisözlük, onurakkavak.com birkaçı. Levla'nın manası ve öyküsünü araştırırken toparlanmıştır..Bambaşka birşey yazacaktım ama akademik bir konuya dönüştü lanet olası araştırmacı kişiliğim sayesinde, neyse.😕

21 Haziran 2017 Çarşamba

Ağrı

O günden sonra kuracak güzel bir cümlem olmadı hiç dünya için. 
Rüyalarım tüller ve silahlardan bu yana sisli. 
Kıvrılıp giden dalgın bir yol, 
yolda eski bir taş,
limanda bağlı bir tekne, 
yosunlu bir halat gibi durdum.. 
Uzağımda açık denizdi o yürüdü gitti.. 
Ben kıyıda ıssız bir ev, 
ince boğazda gıcırdayan tahta iskele, 
iskelede bir lastik, az ilerde turuncu bir şamandıra, 
İçimde kuzeyden bir hatıra aksiyle durgun suya vurdum. 
Bir siyah beyaz kare içinde, hepsi hepsi bir hatıra işte 
Bıraktın, unuttum, unutuldum. 

 Seni kırdığım yerden beni de kırdılar, 
Ben hiçbir cümleyle ağlayamam artık seni. 


Sonsuz bir inkar içinde yaşamak ve zordan her zaman kaçmak..

Bunu hangimiz yapmıyoruz ki zaman zaman kendimizce haklı nedenlerle?
Ya da korumak için elimizde olanları bir bilinmeze kurban etmekten çekinerek? gönüllü ya da gönülsüz mecburiyetten veya sorumluluktan her ne ise.
Ya da bize zaman bişeyler ispat etsin, ondan sonra açıklarım beni anlarlar hissine kapılıp kendimizi korumak adına yalanlar söylemiyoruz ardına gizlendiğimizi sanıp? Çaresizlik..
ÇARESİZLİKTEN NEFRET EDİYORUM demişti biri, kurban olacağını ve edeceğini bildiğinden.
Sadece anı yaşamak var bir de ne zaman denesek zararlı çıktığımız.

Hakkım olmayan hiçbirşeye talip olmadım, istemedim el uzatmadım.
Verdiğimi canı gönülden verdim koşulsuz.Yine de verdikçe görevimmiş gibi, mecburmuşum gibi arttıkça artarak istenmesinin önünü alamadım? Bıçak kemiğe dayandığı an verebileceğimi de vermedim. Bir adım ötesini görebilmekten hep.
Minnettar olmasını beklemedim insanlardan ama kadir kıymet bilmelerini umut ettim.
Verdiklerim değil verebilecekleri kadarı bana dönerse eğer bu "gönülden verdiğiniz herşey aslında sizindir" inancıma ait bir ödül saydım. Kendi başarım ya da ödülüm değil, emanet.
Aksi icinse üzülmedim. Çünkü sevmek kuralsız koşulsuz beklentisizse anlamlı.
Size söz verilip verilip icraat yoksa siz de kontağı kapatıyosunuz bir süreliğine.
Aksi halde verdiğinizi de alıp götüren onca emeği heba eden nankör bir tsunami gibi..
                   
Bir de öğrendim ki veremeyeceğinizi talep etmek, hep  karşıdan beklemek, ya da ben yapıyorum sen de demek hatta imkansızı yaşamanız kadar hayal etmeniz bile hayata dair..ya da tam aksi.
Tek bildiğim yorucu.                      
Verilmeyen sözler başım gözüm üstüne de benim kavgam vaadlerle.                      
Benden önce o..suretten once aslı..olduğu kadar, diyemeyecekseniz..neyi neden sevdiniz unutacaksınız ters düştüğünüz an yada hatalarınızla sarıp sarmalanıp iyi edilirken, siz en ufak hataya tahammül gösteremeyecekseniz. Fark edecekse özellikle de sizde bişeyler değiştirecekse.
Siz eğer türü sevecekseniz rağmen türü sevildiğiniz halde...
Lütfen kimsenin yolunu değiştirmesine neden olmayin ki o da sizin hayatınızın orta yerine bomba gibi düşmesin. Çünkü bazen bir intihar komandosu yaratır bir aşk..                
Neye kime ne zarar vereceği umurunda dahi olmayacak kadar büyük boyuttta.
Kendinden vazgeçmiş, onuru kırılmış bir insanın kaybedecek başka neyi olabilir ki?

Ateşle oynamayın akla güvenip ki kalbi es geçmeyin, ki size bir gun dönüp iyi de madem yazmayacaktın aşkı, ucunu neden açtın gururumun bile bile ?
Madem kendini yasakladın,mazur gör merakımı. Çekip gitmek de ne bu kadar güzel bakıp? demesin.
(sadece bu dize alıntıdır)
Siz olduğunuz gibi kalmazsanız, bunu hele hiç karşıdan beklemeye hakkınız yoktur.
Bunu yazın bir yere, lazım olur.
“İnsan böyledir, aziz bayım, iki yüzü vardır onun; kendini sevmeden sevemez.” der Camus.
ama ardından ekler:
“Bazen sebepsiz yere güzel şeyler hayatımıza girer. Her zaman anlam veremeyebiliriz ama onlara güvenmeliyiz.”
Bazen sadece yaşamayı seçmek gerekir..
Bildiğiniz gibi değil sildiğiniz gibi kalmayı tercih edebilir aksi halde.
*alternative

Not: Yazdım ama hafiflemedim? yazamıyorum da zaten bence, o zaman yazmasam mı😑😒

Üç tür SEVGİ

Dünyada sevilmek istemeyen kişi yok gibidir" diye başlıyor, Masumi Toyotome .
 "Ama sevgi nedir, nerede bulunur, biliyor muyuz?" diye soruyor.. Sonra anlatmaya başlıyor :
"Sevgi üç türlüdür !..
" Birincisinin adı "Eğer" türü sevgi!..
Belli beklentileri karşılarsak bize verilecek sevgiye bu adı takmış yazar.
 Örnekler veriyor: Eğer iyi olursan baban, annen seni sever.
Eğer başarılı ve önemli bir kişi olursan, seni severim. Eğer eş olarak benim beklentilerimi karşılarsan seni severim. Toyotome "En çok rastlanan sevgi türü budur" diyor.
Bir şarta bağlı sevgi. Karşılık bekleyen sevgi.. "Sevenin, istediği birşeyin sağlanması karşılığı olarak vaad edilen bir sevgi türüdür bu" diyor yazar. "Nedeni ve şekli bakımından bencildir.
Amacı sevgi karşılığı birşey kazanmaktır." Yazara göre evliliklerin pek çoğu "Eğer" türü sevgi üzerine kurulduğu için çabuk yıkılıyor. Gençler birbirlerinin o anki gerçek hallerine değil, hayallerindeki abartılmış romantik görüntüsüne aşık oluyor ve beklentilere giriyorlar.
Beklentiler gerçekleşmediğinde, düş kırıklıkları başlıyor. Sevgi giderek nefrete dönüşüyor.
Ve malesef en saf olması gereken anne baba sevgisinde bile "Eğer" türüne rastlanıyor.
Fakat aslında insanlar "Eğer" türü sevginin üstünde bir sevgi arayışı içindeler...

 İkinci türe geçiyoruz. "Çünkü" türü sevgi. Toyotome bu tür sevgiyi şöyle tarif ediyor:
"Bu tür sevgide kişi, bir şey olduğu, birşeye sahip olduğu ya da birşey başardığı için sevilir.
 Başka birinin onu sevmesi, sahip olduğu bir niteliğe ya da koşula bağlıdır."
Örnek mi?.. "Seni seviyorum. Çünkü çok güzelsin/yakışıklısın!"
"Seni seviyorum. Çünkü o kadar popüler, o kadar zengin, o kadar ünlüsün ki.."
"Seni seviyorum. Çünkü bana o kadar güven veriyorsun ki.."
Yazar, Çünkü türü sevginin, Eğer türü sevgiye tercih edileceğini anlatıyor.
 Eğer türü sevgi, bir beklenti koşuluna bağlı olduğundan büyük ve ağır bir yük haline gelebilir.
Oysa zaten sahip olduğumuz bir nitelik yüzünden sevilmemiz, hoş birşeydir, egomuzu okşar.
 Bu tür, olduğumuz gibi sevilmektir. İnsanlar oldukları gibi sevilmeyi tercih ederler. Bu tür sevgi onlara yük getirmediği için rahatlatıcıdır. Ama derin düşünürseniz, bu türün, "Eğer" türünden temelde pek farklı olmadığını görürsünüz. Kaldı ki, bu tür sevgi de, yükler getirir insana…
İnsanlar hep daha çok insan tarafından sevilmek isterler. Hayranlarına yenilerini eklemek için çabalarlar. Sevilecek niteliklere onlardan biraz daha fazla sahip biri ortaya çıktığı zaman, sevenlerinin, artık ötekini sevmeye başlayacağından korkarlar. Böylece yaşama, sonsuz sevgi kazanma gayretkeşliği ve rekabet girer. Ailenin en küçük kızı yeni doğan bebeğe içerler. Sınıfın en güzel kızı, yeni gelen güzel kıza içerler. Üstü açık BMW'si ile hava atan delikanlı, Ferrari ile gelene içerler. Evli kadın kocasının genç ve güzel sekreterine içerler.
"O halde bu tür sevgide güven duygusu bulunabilir mi?" diye soruyor, yazar. "
‘Çünkü’ türü sevgi de, gerçek ve sağlam sevgi olamaz" diyor.
Bu tür sevginin güven duygusu vermeyişinin iki ayrı nedeni daha var. 
Birincisi; "Acaba bizi seven kişinin düşündüğü kişi miyiz?" korkusu. Tüm insanların en az iki yönü vardır. Biri dışa gösterdikleri.. Öteki yalnızca kendilerinin bildiği... "İnsanlar sandıkları kişi olmadığımızı anlar ve bizi terkederlerse" korkusu buradan doğar. 
İkincisi de; "Ya günün birinde değişirsem ve insanlar beni sevmez olurlarsa.." endişesidir. 
Japonya'da bir kuru temizleyicide çalışan dünya güzeli bir kızın yüzü patlayan kazan yüzünden parçalanmış. Kız fena halde çirkinleşince, nişanlısı nişanı bozup onu terketmiş. Daha acısı, aynı kentte oturan anne ve babası, onu artık ziyarete bile gitmemişler... Sahip olduğu sevgi, sahip olduğu güzellik temeli üstüne bina edilmiş olduğundan bir günde yok olmuş. Güzellik kalmayınca sevgi de kalmamış. Ve kız birkaç ay sonra kahrından ölmüş. Japon yazar "Toplumlardaki sevgilerin çoğu “Çünkü” türündendir ve bu tür sevgi, kalıcılığı konusunda insanı hep kuşkuya düşürür" diyor. Peki o zaman, gerçek sevgi, güvenilecek sevgi ne ? Ve işte sevgilerin en gerçeği!..
Nedir peki, gerçek sevgi.. Asıl sevgi.. En güzel sevgi ?..

 "Üçüncü tür sevgi, 'Rağmen' diye adlandırdığım türdür" diyor yazar.
Bir koşula bağlı olmadığı için ve karşılığında birşey beklenmediği için, "Eğer" türü sevgiden farklıdır bu. Sevilen kişinin çekici bir niteliğine dayanıp, böyle bir şeyin varlığını temel olarak almadığından, ‘Çünkü’ türü sevgi de değildir bu.
 Bu üçüncü tür sevgide, insan "birşey olduğu için" değil, "birşey olmasına rağmen" sevilir.
 Güzelliğe bakar mısınız? ‘Rağmen’ türü sevgi! Esmeralda, Qusimodo'yu dünyanın en çirkin, en korkunç kamburu olmasına "rağmen" sever. Yakışıklı ve zengin delikanlı da Esmeralda'ya çingene olmasına "rağmen" tapar ! Kişi dünyanın en çirkin, en zavallı, en sefil insanı olabilir. Bunlara 'rağmen' sevilebilir.
Tabii bu sevgiyle karşılaşması şartı ile.." Burada insanın, iyi, çekici, basarılı ya da zengin bir konum edinerek sevgiyi kazanması gerekmiyor. Kusurlarına, cahilliğine, kötü huylarına ya da kötü geçmişine "rağmen", olduğu gibi, o haliyle sevilebiliyor kişi. Bütünüyle çok değersiz biri gibi görünebiliyor ama en değerli gibi sevilebiliyor. Japon yazar "Yüreklerin en çok susadığı sevgi budur" diyor.
"Farkında olsanız da, olmasanız da, bu tür sevgi sizin için yiyecek, içecek, giysi, ev, aile, zenginlik, başarı ya da ünden daha önemlidir."
 "Bugün yaşamınızı sürdürebilmenizin nedeni 'Rağmen' türü sevgiyi şu anda yaşıyor olmanız ya da birgün bu sevgiyi bulacağınıza inancınızdır."
Son sözlerinde biraz umutsuz, Toyotome:
 "Bugün yaşadığımız toplumda herkesi doyuracak ve mutlu edecek bu sevgiyi bulmak çok zor.
 Çünkü herkesin sevgiye ihtiyacı var ve başkalarına verecek kadar fazlası kimsede yok...

19 Haziran 2017 Pazartesi

İnsan İnsan..

Hâlini düzelten ya da terk eden buradan bile sıyrıldı, ben onu hep elenmiş saydım.
Yapmaya yapabilmeye değil olmaya inandım,
sanki olabilecek ama olmaya yetemeyecek bir şey olduğuma inandım.
Kâinatın bu aşağı mahallesinde yükseğe hayran yaşadım.
Hep dallara, dağlara, aklını verip giden delilere hayran yaşadım.
Aklını beğenenlere şaştım da yaşadım.
Yaşamadıysam da şurda durdum, evet o yokuşun üstünde durdum, yaz da önümden geçti,
sonbahar da.
Ben durdum.

Kendi çocukluğum ve gençliğim, öyle olduğuna şaştığım yetişkinliğim de geçti her şey ile beraber, ben yokuşun üstünde her şeyi gördüm.
Gezen gezdiği yeri görürken ben durduğum için her şey önümden yüzerek geçti, gördüm. 
Kendimi kendimden ayırıp da gördüm.
Seni de gördüm her şeyi söyleyemesem de ötekini de, nereye gittiğini neye koştuğunu gördüm, 
akşam elindekileri gördüm, sofranı, etrafını gördüm.
Beni görünce ifadeni değiştirsen de neşeni gördüm, bazen endişeni gördüm, endişeni kovalamaya çalışmanı gördüm, tekrar iyi olmaya çalışmanı gördüm, seni ve ötekileri gördüm.!

İz kayboluncaya kadar gördüm, kaybolduktan sonra gözlerimi kapatıp görmeye devam ettim.
Biliyorum, ne olsa dolaştım aralarında, aranızda.
Yabancı değilim tuhaf bir şey söylendiğinde ya da âşina değilim sıradan bir söze.

Çünkü aslında kimsenin değil bunlar, 
sen içindekileri geri çektiğinde. 

Bak nasıl susuveriyor, neden feveran ettiğini bile hatırlamıyorsun
ya da yapıştığın bir şey elinden düşünce arkana bile bakmıyorsun...

11 Haziran 2017 Pazar

Yaramızda Kalsın

İki yalnız bir doğru edebilirdik. 
Şimdi farklı şiirlerde yaşar gibiyiz. 
Ben Mecnun, sen Şirin; tesadüf değil
Biz bize kurulmuş tuzak gibiyiz. 
 Söz ettim mavilere, içimdeki yaralardan. 
Gökteki yağdı yine, yerdekinde yakamoz var. 
'Bu bir soygundur 'der gibi bakan gözlerinden, 
Artık gider gibiyim. 
 Bahsetme kimselere, yaramızda kalsın. 
Sığmadık şehirlere, şiirlere taştık. 
Unutmadım yine, bir büyüklük bende kaldı. 
Ah kadehler kırıldılar sana bu gece...

22 Mayıs 2017 Pazartesi

Biraz.

Biraz yorgun hissediyor olabiliriz. Ama biliyorum sabaha kalmaz gelir kaybettiğim her ne varsa..
Pil bile bitiyor değil mi?

Ps: mobil yazmak ne zormus😪

21 Mayıs 2017 Pazar

Sevgili'm diyorum..

Denizin en az yeri bir köpüğü başlatıyor 
Yürüyorum kumların çakıllarin yanı sıra 
Yüreğimde bir sancı keskin bir akasya kokusundan 
Avuçlarımda bir yanma 
Büyüyen bir ürpertiyim sanki, kayıp gidiyorum üstünde sabahın 
Oldu olacak 
Eğilip bir taş alıyorum yerden, fırlatıyorum denize 
Ufacık bir gülüş geçiyor suyun üzerinden 
Bir çocuğun gülüşü gibi 
Aşkların, nice aşklarin ayrılık günü gibi 
Bir sokağın ucunda kaybolup solan 
Daha çok solan, aşkların solgunluğu suyun üzerinde 
Korularda yoğun bir erguvan sisi. 

Hisarlı balıkçı ağlarını ayıklıyor 
Ağları pembeden hüzne giden 
Dip sularında mercanlar gibi koyulaşan 
Kirpiksiz gözleri böyle daha güzel 
Çil basmış yüzünü bütün 
Parmakları capcanlı, pavuryalar gibi 
Merhaba, desem bir kucak balık atacak önüme 
Biliyorum atacak 
Böyledir memleketimin yoksul halkı 
Bir onlarda rastladım bu cömertliğe 
Istavritler kıpır kıpır dibinde sandalının 
Balık dedin mi, oynamaz gözleri hiçbirinin, tertemiz bir resim gibi 
bakarlar insana 
Günlerce bakarlar, bıraksan yıllarca bakarlar belki 
Gözlerin gibi senin, yıllardır unutamadığım 
Ve bu yüzden olacak düşünmedim şimdiye kadar bir balığın ölebileceğini. 

Hızar sesleri geliyor yakından, güneşin döndüğünü görüyorum 
Çınar yapraklarının arasında yeşil yeşil 
Yeşille sarı birlikte dönüyor 
Denize düşüyorlar kırıla kırıla 
Bir örtü oluyor düşündügüm her şey denizin ve asfalt yolun üstünde 
Gözyaşları bir örtü, onurla cesaret bir örtü 
Senin upuzun gövden -kapkara saçlarınla- 
Daha da uzun şimdi bir örtü olarak 
Denizin kıvrımlarında aşka hazırlanıyor 
Göğe düğmeler gibi yapışmış kirazların altında 
Yıllar var ki unuttuğumu sanırdım bu örtüyü ben 
Sevgiyi bilmezdin de ondan, sevişmeyi bilirdin yalnızca 
Birtakım sözler de bilirdin, niye saklamalı, en ustalıklı sözlerdi onlar 

Ama bak 
Kaybolup giderdi herbiri, karşılaştılar mı bir yerde şiirle 
Aslına bakarsan en güzel aldanmaları yaşadık seninle biz 
Hatırlıyorum da öyle. 

Tepelerde otlar yakmışlar, kuzular dolaşıyor dumanların arasında 
Bir kızla oğlan geçiyor, birbirilerine iyice sarılmışlar 
Kızın ağzında ince bir dal parçası
Dalın ucunda bir tomurcuk, ağzıyla dudaklarıyla beslemiş sanki onu 
Öylesine bilmek istiyorum ki ne konuştuklarını, ama duymaktan 
korkuyorum gene de 
Söyle, en son nerde görmüştüm seni 
Böyle dumanlar vardı gözlerinde, boynunda bir de 
Şimdi gene var 
Bileklerinde, bileklerinin renginde 
Dudaklarında, dudaklarının 
Gözlerinin dolar gibi olması renginde ve 
Yorgunsan bir kıyı kahvesinde dinlenirkenki 
Üşüdügün, başını omzuma koyduğun, sonra elele 
Bir aşkı yaşamak, bir aşkınn bilinmesinden bambaşka değil miydi 
Ve bu ikisini ayıran duman, yani bir aşkı bizim yapan 
Bu dumanların hepsi gibi varsın şimdi de 
Acele etme yoksun belki 
Ben herşeyin bir bir yok olmasına o kadar alıştım ki 
Ve her şeyin bir bir varolmasına o kadar alışacağım ki 
Bilirsin neler için çarpmıyor bir yürek. 

Küçüksu çayırını şantiye yapmışlar 
İşçiler beton döküyor, demir eğiyor, zift kaynatıyor 
Vakit öğleyi geçti çoktan, yemeklerini yemiş olmalılar 
Coca-Cola’ya doğrayıp ekmeklerini 
İşçilerimiz, yarını kuracak olan işçilerimiz 
Ben görür müyüm bilmem, ama kuracaklar mutlaka 
Coskuyla çakacaklar her çiviyi, türkülerle dökecekler betonu 
Ve onlar 
Onlar, diyorum sadece 
Bir yolculukta karşılıklı konuşan adamların 
Parmak uçlarındaki sigaralar gibi şaşkın 
Bilmeden ne yapacaklarını 
Anlayacaklar ne kadar güçsüz 
Ne kadar zavallı olduklarını 
Vakit öğleyi geçti çoktan. 

Bir tanker geçiyor şimdi de tam akıntının ortasından 
Baştanbaşa gül rengi 
Kimseler görünmüyor içinde 
Neden görünmüyor, bilmiyorum 
Yolcu uçaklarına, yük kamyonlarına, fabrikalara petrol taşıyor 
Tanklara, savaş gemilerine, roketlere de 
Yılların, yüzyılların 
Bitmeyen vahşetini ateşlemek için 
Sanki bu yüzden kimseler görünmüyor ortalıkta, utançlarından 
Utancı bilerek yaşamak korkunç 
Daha korkuncu da var:utancı bilerekten yaşatmak 
Gördük hepsini işte, daha da görüyoruz. 

Pembeye dönük bir aydınlık, yağıyor usul usul 
Bir poyraz çıktı hafiften, kuzeye çevrildi teknelerin burnu 
Ve güneş kaydıkça kayıyor batıya doğru, birazdan kan kırmızı bir gök 
buğulanacak 
Birazdan kan kırmızı bir akşam yağmuru da dökülebilir 
Neler olabilir birazdan 
Bir uçak geçiyor yaldızdan bir iz birakarak 
İçindeki mutlu yüzleri düşünüyorum 
Bir hüzün basıyor gene, ne kadar istemesem de 
Çabuk geçiyor 
Nerede okumustum, hatırlamıyorum şimdi, biri mi anlatmıştı yoksa 
Mahpusunu kıskanan bir gardiyani 
Ve düşün sevgilim, mahpusunu kıskanan bir gardiyan düşün 
Ne kadar acı bunlar 
Kıskanıyorlar hepimizi ve kıskanacaklar 
Güç iştir çünkü bir tarihi insan gibi yaşamak 
Bir hayatı insan gibi tamamlamak güç iştir 
Birazdan akşam olacak sevgilim 
Bütün heybetiyle akşam olacak.

'Sevgili'm', diyorum, oysa kimsecikler yok yanımda 
Bilmiyorum kime sevgilim dediğimi 
Bildiğim bir şey varsa 
O kadar yeni bir anlamda söylüyorum ki bu kelimeyi 
Unutup birden zamanı ve yeri 
Onunla bir günü kutluyorum coşarak 
Onunla bir günü kutluyoruz sanki.

31 Ocak 2017 Salı

Çivi İzleri..

Sokrat der ki:

Babası oğluna bir torba çivi verir ve ona sabrını her kaybettiğinde kapağın arkasına bir çivi çakmasını söyler. Birinci gün çocuk 37 çivi çakar. 
Haftalar ilerledikçe çocuk kendini kontrol etmeyi öğrenir ve daha az çivi çakmaya başlar. 
Daha sonra, kendini kontrol etmesinin gidip kapağa çivi çakmaktan daha kolay olduğunun farkına varır. Hiç çivi çakmadığı ilk günün sonunda durumu babasına bildirir. 
Bu defa baba, oğluna kendini kontrol ettiği her günün sonunda çivi sökmesini söyler. 
Günler geçer ve en son çivi söküldüğünde çocuk yine babasına haber verir. 
Babası çocuğu elinden tutar ve kapağın yanına oturur ve şöyle der:

"Bak oğlum çok çalıştın, fakat kapağın üzerindeki tüm deliklere bir bak.
Hiçbir zaman eskisi gibi olmayacaklar. 

Her sabırsızlığında karşındakilerde böyle yaralar oluşur. 
Ne kadar özür dilersen dile o yara daima orada duracaktır. 
Sözlü bir saldırı da en az fiziksel saldırı kadar yaralayıcıdır."

26 Ocak 2017 Perşembe

Arafta..

Yazım tarihi 8.1.2017

Bazen kendimi bir rüyanın içinde buluyorum, o uyur uyanık, sanki uyanıksın ama kımıldayamıyosun, ya da gözlerini açsan bitecek ama açamıyorsun hali var ya, öyle..karabasan gibi.
Bazen çok güzeller, o zaman da ben gözlerimi yumup devam etmek istiyorum
*bir süre de hayal gücümle ediyorum galiba..*
Hiç rüya görmeyen ben, rüyaların ağırlığı altındayım uzun süredir, mealine bakmıyorum eski tabirle çünkü moralimi bozup negatif etkileyeceğinden korkuyorum, rüyaların doğru tabir edilirse işaret olduğuna inanıyorum. Hele benim gibi hiç görmeyen birisi için. Bunu istemiyorum.
Dik tutmaya çalışıyorum başımı her zamanki gibi, bana hiçbişey işaret vermesin uyarmasın istiyorum, ama ne ateşe yaklaşabiliyorum ne de kaçabiliyorum, tam bir kelebek değil mi:)
çünkü benim mizacım ne yaşarsam yaşayayım kaç defa takılıp düşecek olursam olayım hep çetin yollardan bazen de aynı yolda nereye çıkacağı belli olmayan patikalardan ibaret..
Bazen yolüstü güzellerine aldanıyorum, eğilip topluyorum taç yapıyorum saçlarıma ve dans ediyorum..
Bazen güçlü gövdesi olan bir ağacın güçlü sandığım gölgesine kanıyorum, dibinde soluklanıp o mahur uykuya dalıyorum ve bunu huzur sanıyorum.. sigaramı gövdesine bastırdığımda toz bulutu haline gelecek kadar kof olduğunu görene dek..
Bazen uçuyorum bir kelebek ya da kuş olup , konuyorum en yüksek dalına, bir sözde dediği gibi;
bir dala konacaksam kendi ipeksi kanatlarıma güveniyorum beni taşıyıp taşıyamayacağını değil..
Bazen kalkıp yürümeye devam ediyorum, yürüyorum yol beni nereye götürürse değil ben nereye çıkmasını hayal ediyorsam oraya gitmeye çabaladığımı anlıyorum yolun oraya kadar olduğunu görene dek..ve buna sanrım "hayal kırıklığı" deniyor, ve ben o kırıntılara basarak geri dönüyorum..
Bazen de tam bir adım daha atarsam olmak istediğim yerde olacağım sanıyorum, işte tam o sırada yanlış yerde olduğumu fark ediyorum, bastığım toprağın bana ait olmadığını, orada yeşeremeyeceğimi..ya da dallarına konacak bir çiçek olmadığımı orada, ve söz veriyorum kendime Didem Madak gibi..
"Söz dedim, söz verdim. 
Ruhumu gömdüğüm yer hala belli.
Güneşi özledim, sonra seni..  
Keşke gölgesine razı bir fesleğen olaydım." diyorum, kimse duymayacak biçimde..çünkü bana gölgeme razı olmak yetmezdi, biliyorum.
Bir gün bile olsa ömrüm güneşe uçmalıyım ben!

Bazen çabuk sinirleniyorum çok zaman çabuk kırılıyorum..
İşte bazı geceler uykum kaçıyor erken uyumam gerekirken ve ben aklımda binbir makale yazıyorum binbir masal, aslında kendimi anlatıyorum çokça ama kalkıp elime kalemi alınca ne kadar çirkinleşti yazım diyorum klavyeye alıştık bu normal oysa ama aklıma "biraz özenli yaz güzel yaz da gönder" diyen birinin sesi yankılanıyor zamansız, kalemi bırakıyorum kırgın, kaleme kırgınım sanki..
Yazmıyorum kalkıp klavyeye de küsüp, oturunca da kelimeler hafızamdan uçup gidiyor ansızın sanki "zamanında yazsaydın" dercesine, onlar da bana kırgın..
Yani ben kırgınlığımı satırlara dökemiyorum, sitem bile edemiyorum, hakkım yokmuş gibi, herşey bir gün tükenecek bugün var yarın yokum gibi, öyle de zaten biliyorum,
bu yüzden kalmasın istiyorum bana kırgın kimse, ben kırgınlığımı dile getirmeyeyim de içimde kalsın, çünkü beni neyin inciteceğini bilir öyleyse bilerek yapıyorlar anlamazdan gel diyorum içime, hani şimdi ben anlatamıyorum ya, her şey de bana kırgın gibi geliyor..en çok kendim.

Bişeyler okudum da bu gece, sadece alıntı yapacakken böyle birkaç satır dökülebildi, yani yorgunum, hem ruhen hem bedenen bugün.
Ben sindire sindire, usul usul yaşamayı, beklemeyi seviyorum ya, ancak böyle hissedebiliyorum, böyle emin olabiliyorum, güvende hissedebiliyorum ya da hislerime güvenebiliyorum ya,
tam aksi alelacele, sabırsızca, zamanından önce hissedebildiğini -edebileceğini düşünmese , aradan çıkarıvermese, kıyasladığımda benim için değerli olanlara değer verilmediğini görmesem, hissetmesem, herkesleştirildiğimi hissetmesem ve on dakika evvel anlatmaya çalıştığını "anlamadım" deyip geçiştirmeseler keşke değer verdiklerimiz değil mi? Belki de anladığında utanacaksın..
Ama bundan korkan özen gösterir zaten değil mi. Neyse, değmeyin figanıma bu gece..

Alıntı da buydu beni alıp götüren ben yazmışçasına, ama ben daha iyi yazdım sanki di mi😑kim anlatabilir ki aslında kendi duygularını kendinden öte? Lakin yazmak kendini doğru kelimelerle ifade etmek hiç kolay değil. Ama Didem Madak ve Ezel Roz Manaz ın satırlarını kendime çok yakın buluyorum bu ara hele bu şaşırttı işime işledi bu gece işte..

İçimde yeterince sert bir hisse bir türlü dönüşmeyen bir incinmişlik var.
Tek başıma yediğim bu yemeklerden birinde kendini iyice açık edecek ve kendimi kontrolsüz hıçkırıklar hıçkırırken bulacağım.
Arabayı iki hamlede park etmeyi beceremediğim zamanlardaki kadar utanacağım bundan.
Daha fazla da değil, daha az da.
Artık biriktirmediğim kinlerin insafından da faydalanamıyorum.
Hafifliğim bu sayede yüküm oluyor benim. Bunu anladım.
Tanımadığım insanlara baktığım gibi bakıyorum artık affettiklerime ve büyük ölçüde unuttuklarıma, yüzümde hiçbir yaşanmışlığın izi olmadan.
Kendimi daha adil buluyorum bu şekilde.
Hikâyelerini unutuyorum bundan böyle insanların, hikâyelerini ve hikâyelerimi.
Minnet kurtulamadığım bir illet gibi yapışmasın diye belleğime, affedecek kadar bağlarımı kopardıklarıma bunu yapmak zorundayım.
Tanımadığım insanlara hissetmediklerimi affettiklerime de hissetmiyorum.
Başka türlü olmayacak.
İçimde asla yıkıcı bir fırtınaya dönüşmeyen bir iklimle, öfkem de kırgınlığım gibi kör değil artık.
Demek istediğim bir şey kalmadığında hoyrat bir sessizliğe çekilmekte beis görmüyorum. Şimdi beni tanıyanlar, eskiden beni tanıyanların bilmediği bir merhametle tanıyorlar. Bu kimseye geçilmiş bir kıyak değil; sadece kendimi yoğun bir endişeden korumaya çalışıyorum.
 En kızgın zamanlarımda bile varlığıyla ağırlaştıran bu endişeden kurtulduğum oranda varlığımı kanıtlayacağım.
Sonrası yoğun bir sis ve sinsi bir sus payı, içimdeki incinmişliğe...

Hep son şarkıda vurgun yapıyosun der ya sevgili Tolga, o zaman kuralı bozmayıp baştan beri dinlediğim ve bu yazıyı yazma sebebim şarkımı da sakladığım yerden çıkartayım..
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...