31 Ocak 2017 Salı

Çivi İzleri..

Sokrat der ki:

Babası oğluna bir torba çivi verir ve ona sabrını her kaybettiğinde kapağın arkasına bir çivi çakmasını söyler. Birinci gün çocuk 37 çivi çakar. 
Haftalar ilerledikçe çocuk kendini kontrol etmeyi öğrenir ve daha az çivi çakmaya başlar. 
Daha sonra, kendini kontrol etmesinin gidip kapağa çivi çakmaktan daha kolay olduğunun farkına varır. Hiç çivi çakmadığı ilk günün sonunda durumu babasına bildirir. 
Bu defa baba, oğluna kendini kontrol ettiği her günün sonunda çivi sökmesini söyler. 
Günler geçer ve en son çivi söküldüğünde çocuk yine babasına haber verir. 
Babası çocuğu elinden tutar ve kapağın yanına oturur ve şöyle der:

"Bak oğlum çok çalıştın, fakat kapağın üzerindeki tüm deliklere bir bak.
Hiçbir zaman eskisi gibi olmayacaklar. 

Her sabırsızlığında karşındakilerde böyle yaralar oluşur. 
Ne kadar özür dilersen dile o yara daima orada duracaktır. 
Sözlü bir saldırı da en az fiziksel saldırı kadar yaralayıcıdır."

26 Ocak 2017 Perşembe

Arafta..

Yazım tarihi 8.1.2017

Bazen kendimi bir rüyanın içinde buluyorum, o uyur uyanık, sanki uyanıksın ama kımıldayamıyosun, ya da gözlerini açsan bitecek ama açamıyorsun hali var ya, öyle..karabasan gibi.
Bazen çok güzeller, o zaman da ben gözlerimi yumup devam etmek istiyorum
*bir süre de hayal gücümle ediyorum galiba..*
Hiç rüya görmeyen ben, rüyaların ağırlığı altındayım uzun süredir, mealine bakmıyorum eski tabirle çünkü moralimi bozup negatif etkileyeceğinden korkuyorum, rüyaların doğru tabir edilirse işaret olduğuna inanıyorum. Hele benim gibi hiç görmeyen birisi için. Bunu istemiyorum.
Dik tutmaya çalışıyorum başımı her zamanki gibi, bana hiçbişey işaret vermesin uyarmasın istiyorum, ama ne ateşe yaklaşabiliyorum ne de kaçabiliyorum, tam bir kelebek değil mi:)
çünkü benim mizacım ne yaşarsam yaşayayım kaç defa takılıp düşecek olursam olayım hep çetin yollardan bazen de aynı yolda nereye çıkacağı belli olmayan patikalardan ibaret..
Bazen yolüstü güzellerine aldanıyorum, eğilip topluyorum taç yapıyorum saçlarıma ve dans ediyorum..
Bazen güçlü gövdesi olan bir ağacın güçlü sandığım gölgesine kanıyorum, dibinde soluklanıp o mahur uykuya dalıyorum ve bunu huzur sanıyorum.. sigaramı gövdesine bastırdığımda toz bulutu haline gelecek kadar kof olduğunu görene dek..
Bazen uçuyorum bir kelebek ya da kuş olup , konuyorum en yüksek dalına, bir sözde dediği gibi;
bir dala konacaksam kendi ipeksi kanatlarıma güveniyorum beni taşıyıp taşıyamayacağını değil..
Bazen kalkıp yürümeye devam ediyorum, yürüyorum yol beni nereye götürürse değil ben nereye çıkmasını hayal ediyorsam oraya gitmeye çabaladığımı anlıyorum yolun oraya kadar olduğunu görene dek..ve buna sanrım "hayal kırıklığı" deniyor, ve ben o kırıntılara basarak ayaklarım kan revan içinde geri dönüyorum..
Bazen de tam bir adım daha atarsam olmak istediğim yerdeyim sanıyorum, işte tam o sırada yanlış yerde olduğumu fark ediyorum, bastığım toprağın bana ait olmadığını, orada yeşeremeyeceğimi..ya da dallarına konacak bir çiçek olmadığını orada, kelebek ömrüm oracıkta son buluyor, ve söz veriyorum kendime Didem Madak gibi..
"Söz dedim, söz verdim. 
Ruhumu gömdüğüm yer hala belli.
Güneşi özledim, sonra seni..  
Keşke gölgesine razı bir fesleğen olaydım." diyorum, kimse duymayacak biçimde..çünkü bana gölgeme razı olmak yetmezdi, biliyorum.Bir gün bile olsa ömrüm güneşe uçmalıyım ben!

Bazen çabuk sinirleniyorum çok zaman çabuk kırılıyorum..
İşte bazı geceler uykum kaçıyor erken uyumam gerekirken ve ben aklımda binbir makale yazıyorum binbir masal, aslında kendimi anlatıyorum çokça ama kalkıp elime kalemi alınca ne kadar çirkinleşti yazım diyorum klavyeye alıştık bu normal oysa ama aklıma "biraz özenli yaz güzel yaz da gönder" diyen birinin sesi yankılanıyor zamansız, kalemi bırakıyorum kırgın, kaleme kırgınım sanki..
Yazmıyorum kalkıp klavyeye de küsüp, oturunca da kelimeler hafızamdan uçup gidiyor ansızın sanki "zamanında yazsaydın" dercesine, onlar da bana kırgın..
Yani ben kırgınlığımı satırlara dökemiyorum, sitem bile edemiyorum, hakkım yokmuş gibi, herşey bir gün tükenecek bugün var yarın yokum gibi, öyle de zaten biliyorum,
bu yüzden kalmasın istiyorum bana kırgın kimse, ben kırgınlığımı dile getirmeyeyim de içimde kalsın, çünkü beni neyin inciteceğini bilir öyleyse bilerek yapıyorlar anlamazdan gel diyorum içime, hani şimdi ben anlatamıyorum ya, her şey de bana kırgın gibi geliyor..en çok kendim.

Bişeyler okudum da bu gece, sadece alıntı yapacakken böyle birkaç satır dökülebildi, yani yorgunum, kırgınım, hem ruhen hem bedenen bugün. Ağrıdan zor duruyorum aslında..
Ben sindire sindire, usul usul yaşamayı, beklemeyi seviyorum ya, ancak böyle hissedebiliyorum, böyle emin olabiliyorum, güvende hissedebiliyorum ya da hislerime güvenebiliyorum ya,
tam aksi alelacele, sabırsızca, zamanından önce hissedebildiğini -edebileceğini düşünmese , aradan çıkarıvermese, kıyasladığımda benim için değerli olanlara değer verilmediğini görmesem, hissetmesem, herkesleştirildiğimi hissetmesem ve on dakika evvel anlatmaya çalıştığını "anlamadım" deyip geçiştirmeseler keşke değer verdiklerimiz değil mi? Belki de anladığında utanacaksın..
Ama bundan korkan özen gösterir zaten değil mi. Neyse, değmeyin figanıma bu gece..

Alıntı da buydu beni alıp götüren ben yazmışçasına, ama ben daha iyi yazdım sanki di mi😑kim anlatabilir ki aslında kendi duygularını kendinden öte? Lakin yazmak kendini doğru kelimelerle ifade etmek hiç kolay değil. Ama Didem Madak ve Ezel Roz Manaz ın satırlarını kendime çok yakın buluyorum bu ara hele bu şaşırttı işime işledi bu gece işte..

İçimde yeterince sert bir hisse bir türlü dönüşmeyen bir incinmişlik var.
Tek başıma yediğim bu yemeklerden birinde kendini iyice açık edecek ve kendimi kontrolsüz hıçkırıklar hıçkırırken bulacağım.
Arabayı iki hamlede park etmeyi beceremediğim zamanlardaki kadar utanacağım bundan.
Daha fazla da değil, daha az da.
Artık biriktirmediğim kinlerin insafından da faydalanamıyorum.
Hafifliğim bu sayede yüküm oluyor benim. Bunu anladım.
Tanımadığım insanlara baktığım gibi bakıyorum artık affettiklerime ve büyük ölçüde unuttuklarıma, yüzümde hiçbir yaşanmışlığın izi olmadan.
Kendimi daha adil buluyorum bu şekilde.
Hikâyelerini unutuyorum bundan böyle insanların, hikâyelerini ve hikâyelerimi.
Minnet kurtulamadığım bir illet gibi yapışmasın diye belleğime, affedecek kadar bağlarımı kopardıklarıma bunu yapmak zorundayım.
Tanımadığım insanlara hissetmediklerimi affettiklerime de hissetmiyorum.
Başka türlü olmayacak.
İçimde asla yıkıcı bir fırtınaya dönüşmeyen bir iklimle, öfkem de kırgınlığım gibi kör değil artık.
Demek istediğim bir şey kalmadığında hoyrat bir sessizliğe çekilmekte beis görmüyorum. Şimdi beni tanıyanlar, eskiden beni tanıyanların bilmediği bir merhametle tanıyorlar. Bu kimseye geçilmiş bir kıyak değil; sadece kendimi yoğun bir endişeden korumaya çalışıyorum.
 En kızgın zamanlarımda bile varlığıyla ağırlaştıran bu endişeden kurtulduğum oranda varlığımı kanıtlayacağım.
Sonrası yoğun bir sis ve sinsi bir sus payı, içimdeki incinmişliğe...

Hep son şarkıda vurgun yapıyosun der ya sevgili Tolga, o zaman kuralı bozmayıp baştan beri dinlediğim ve bu yazıyı yazma sebebim şarkımı da sakladığım yerden çıkartayım..
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...